Posts by admin
Tehlikeli Düşünceler
Sizin de bildiğiniz gibi edebiyatta çoktandır pek çok kitap yazılıyor ama ortaya bir sanat eseri çıkmıyordu. ‘Tehlikeli Düşünceler’ gerçek bir sanat eseridir; Nietzsche, Oscar Wilde, Shakespeare üslubuyla yazılmıştır ve felsefenin ele aldığı kimi konulara bir edebiyatçı gözüyle bakmaktadır. Bu yüzden felsefe, sanat ilişkisini göstermesi bakımından ilgi çekici olabilir. Şöyle ki, felsefeci teoriyle konuşur, edebiyatçı aynı şeyi bir imgeyle anlatmayı dener. Kitabım bunun nasıl olduğuna dair iyi bir örnektir. Ayrıca modern aydınlanma edebiyatının ülkemizdeki tek örneğidir. Aydınlanma edebiyatını size şöyle tarif edebilirim: Sıradan bir yazar hayata dair izlenimlerini bize aktarır. Gözümüz önünde bildik şeyleri canlandırır. Yaratıcı bir yazar ise dünyayı yeni baştan var eder. Böylece yeni anlamlara ulaşır. Çünkü yazarlar sadece dilimizi zenginleştirmekle kalmaz, fikirlerimize de bir katkıda bulunurlar. Nitekim kitapta Türk edebiyatının en güzel, en anlamlı, en etkileyici, en tehlikeli sözleri olarak değerlendirilebilecek pek çok yeni söz/fikir vardır. Üstelik edebiyatın sanat olmaktan çıktığı, gerçek yazarların piyasanın insafına terk edildiği, yetenekli olmanın hiçbir işe yaramadığı, hatta insana ‘eğer yetenekli olursanız, hiç dostunuz olmaz’ dedirttiği, iğrenç basının çamuruna düşmeden yükselmenin mümkün olmadığı, kitabını yayınlatmak için önce ruhunu şeytana satmanın gerektiği öylesi bir devirde yazılmıştır. Çünkü pek çok yazarın yüzlerce sayfalık kitaplar yazıp içlerinde hiç fikre yer vermemeyi başardıkları bu devirde ‘Tehlikeli Düşünceler‘ son derece orijinal fikirlerle doludur.
Son olarak bu eseri kimler okumalı diye sorarsanız size şöyle yanıt veririm:
Bu yalnızca mucizelere inanan insanların okuması gereken bir kitaptır. Eğer insan hayatta olağanüstü şeylerle karşılaşmaktan ümidini kesmişse, hiçbir şeye şaşırmamayı adet edinmişse, bu dünyada her şey normal olmalı diyorsa, ölünceye kadar hiç değişmemeyi kafasına koymuşsa bu kitabı asla eline almamalıdır.
Bedrettin Şimşek
Read MoreSahte Peygamberin Vaaz Kitabı
‘İnsanlar seller halinde sahte peygamberin konuştuğu tepenin yamacına birikmişti. Ağızlarını her açtıklarında mutlaka kötü bir laf ya da tehdit çıkmış öteki vaizler sahte peygambere uzaktan hınçla bakıyor, onu helak etmenin yollarını arıyorlardı. Böylece kendilerine kalan son zekâ kırıntısını da bu uğurda sonuna kadar tükettikleri halde hiçbir şey bulamadıklarından daha çok hırslandılar. ‘O zaman’ diyorlardı, ‘Hiç olmazsa ettiğimiz tehditler bir işe yarar.’
Böylece sıkılıp dururlarken, sahte peygamber konuştukça daha çok çileden çıkıyorlardı. Üç dinin büyükleri bir araya geldi. Hepsi de çok saygıdeğer olan bu insanlar çok ulvi bir konuyu aralarında tartışmaya başladılar.
İlk öneri en eski sayılan dinden geldi: ‘Onu asmayalım, çarmıha gerelim.’ Bu öneri öteki dinin büyüklerinde öfke yarattı. ‘O zaman’ dediler, ‘Haçın sahipliği tartışma konusu olur. Onca yıldan sonra o sembolü kimselere kaptırmaya niyetimiz yok.’ Kendilerini başka herkesten daha akıllı sayan öteki din sahipleri, ‘Ne şekilde öldürürsek öldürelim aynı sonucu verecektir’ dediler; ‘Bizim için fark etmez.’ Böyle çekişip durarlarken, halkın dışarda bir nehrin akması gibi sahte peygamberin arkasından gittiğini görünce büsbütün umutsuzluğa kapıldılar. ‘Artık ölümsüz oldu bu adam, öldürmek ne işe yarar. En iyisi durup bir hata yapmasını bekleyelim. Mutlaka yapacaktır. Hangisi yapmadı ki? O zaman halkı ondan soğutmanın bir yolunu buluruz’ diye düşündüler. Ve sonra hınçla halka baktılar. ‘Ne nankör bir nesnedir şu halk!’ diye iç geçirdiler…
Aşk Zehri
Yedi “yeni klasik” öykünün yer aldığı bu kitabı, bir gün evrende dolanan fotonları keşfederek “dinler çağını bitirip insanlık tarihinde yeni bir milat açacak” fizikçilere adayan Bedrettin Şimşek şöyle diyor:
“Evrene bakışımız fazlasıyla dünya merkezli… En büyük yanılgımız da, evrendeki her şeyin saatlerimizin akrep ve yelkovanına göre işlediğini sanmamız. Kendi geçmişimizi bütün evrenin geçmişi, geleceğimizi de geleceği yerine koyuyoruz. Bu düşünce, dünyayı uzayın merkezi saymak kadar yanlış değil mi? İşte bu yanılgının sonucu olarak hala bir Tanrı’nın olduğuna inanıyoruz. Tanrı inancı, dünyayı ders kitaplarımızda evrenin merkezi olmaktan çıkarmış olsak da, zihinlerimizde çıkaramamış olmamızın esaslı bir kanıtı. Oysa dünya ne sonsuzluğun kalbinin attığı yerdir, ne de Tanrı vardır. Evrende ilahi niteliği olan, bilimin yasaları dışında kalabilecek hiçbir şey yoktur. Tanrı inancı sonsuzluğa bir zaman yakıştırmamızın sonucu. Ama söyleyin, zaman varsa, nasıl sonsuzluk olabilir? Sonsuzluk, zamanın olmaması değil midir? Dahası sonsuzluk, zihinlerimizde uzaklık gibi algılanıyor. Böylece her şey bir sır olarak kalıyor. Oysa bir geleceğin olduğunu kabul etmek, sonsuzluğun dünyasında olmayan şeylerin varlığını kabul etmek kadar saçma. İnsanlık bir gün, geleceğin olduğu gibi, geçmişin de değiştirilebilir olduğunu görecektir.
Elbette sonsuzluğun takvimi olmaz. Bu yüzden insan, geçmişi nasıl hatırlıyorsa geleceği de öyle hatırlamalıdır. Çünkü gelecek dediğimiz, zihnimizin gizli, karanlıkta kalmış yanıdır; gelecekten sahneler gören kahin, olmayan bir şeyi değil, olan bir şeyi görmektedir. Olmakta olan bir şeyi… Peki o şey nerededir?”
Önsöz3
Tehlikeli Düşünceler kitap önsözü üçüncü bölüm
Bir ülkenin edebiyatı hakkında değerlendirme, en büyük yazarlarına bakılarak yapılır. Çağdaş Türk edebiyatının bugün en büyük kabul edilen yazarlarına baktığımda, ne yazık ki, benim düşüncem çoğunluğun düşüncesinden ayrılıyor. Herkes onları övdüğü için benimki gibi cılız bir ses alkışlar arasında kaybolup gidecektir. Ama bu sıfat kendilerine eğer yaşlarına duyulan hürmetten verilmemişse, aldıkları ödüllerin bir sonucu değilse, günümüzde böyle başarılar sihirle de açıklanamayacağından, onları kendilerinden başka hiç kimsenin anlamadığı kitaplar yazdıkları için kutluyorum. Elbette haklı olduğum zamanla anlaşılacaktır. Ne de olsa küçük yalanlar çabuk fark edilir. Büyük yalanların fark edilmesi hep geç olur. O halde ilke, yeni edebiyata yeni okur olmalıdır.
İşte bu kitap bu düşüncelerin ışığında, büyük fedakârlıklarla yazıldı. Bir roman olmadığı için eleştirilebilir. Ama pekala tek kişilik bir roman gibi de görülebilir. Ana karakteri insan, konusu onun hayatı, hikaye ettiği şey de kendini içine attığı durumlardır. Romanın merkezine yazarın yarattığı kişi yerine, tanrının yarattığı insan konulmuştur. Bu da hayali bir karakter icat etmekten daha ilginçtir. Öyle ya tanrının mükemmel eserinde kusurlar aramaya kalkmak, yazarın okuru işlediği günaha ortak etmesi bakımından da heyecan verici değil midir?
Böyle roman olmaz diyen maaşlı eleştirmenlere, pek çok saçmalığın roman diye okunduğu günümüzde bunu da yenilik olarak görmelerini tavsiye ederim.
Ya da kitabın kahramanının yerine kendilerini koymalarını öneririm. O zaman eserde anlatılanların hayatlarına pek uyduğunu göreceklerdir. O halde kitabımızın sevimsiz baş kişisi, sadece okurun değil, hatta onu eleştiren eleştirmenin ta kendisidir de.
‘İşte insan’ adlı ilk bölümde uzun uzadıya kahramanımızdan söz edilmiş, ‘İnsanlık komedisi’ adlı ikinci bölümde hayatında acıklı olan ne varsa, gülünç bir şekilde anlatılmaya çalışılmıştır. Kısaca bu kitap iki bin maddeden oluşuyor ve her biri insana değişik bir pencereden bakmayı deniyor.
Tek kişilik bu romanın, yazarı gereksiz betimlemelerden ve can sıkıcı ayrıntılardan, zamana ve mekana bağlı kalmak zorunluluğundan kurtardığı için daha kolay okunur olduğu kanısındayım..
Postmodern romanın da ötesinde olan romanımızda kahramanımız, herkes gibi kendisine düşman gördüğü bir dünyanın içine doğmakta, yaşamakta, bir takım sorular kafasını kurcalamakta ve onların hiçbirine yanıt bulamadan ölmektedir.
Tüm bu açıklamalardan sonra hala bu eserin bir roman olamayacağını iddia eden inatçılar olursa, onların hayatlarında hiç tek kişilik roman görmediklerinden öyle konuştuklarını söyleyip geçelim.Ya da onlara söyleyeceğim şu olsun:
Her şey kafanızın içindeki gibi olmak zorunda değil. Eğer olsaydı, bu kitabı da diğer kitapların içine akıttığınız zehre bulanmış sayardım. Bugün hikaye, edebiyatın önüne geçtiği için ben bir hikaye olmadan da edebiyat yapılabileceğini göstermek istedim. Çünkü eğer ortada bir hikaye yoksa, o zaman her şeyi tanrı gibi bir model olmadan yaratmak zorundasınız ki, bu da ancak büyük yazarların üstesinden gelecekleri bir iştir.
Bu eserin üstünlüğü, anlattıklarının gerçek olmasında. Eğer sahte kişilerle uydurma bir hikaye yazmak isteseydim ben de herkesin tuttuğu yolu tutar, verilen reçeteye uygun şekilde nasıl gösteriliyorsa öyle yazardım. Ama bu kitabın yazarı, bugün iyi yazar sayılmanın yazarlık hüneri dışında çok daha başka şeyleri gerektirdiğinin farkında. Bu yüzden pek çok yazarın yaptığının tam tersini yapmaktan şeref duyuyor.
Elbette bu kitaptaki bütün düşüncelerin doğru olduğunu iddia etmiyorum.
Çünkü bir kafada asla bu kadar çok doğru düşünceye birden yer olamaz. Olması da doğru değildir. Zaten doğru olsalardı, onları öne sürmekte bu kadar cesur olmazdım. Sanatçının ayrıcalığı yanılabilir olmasıdır. Yalnız yine de bu fikirlerin doğru olabilecekleri hususunda içimde yenemediğim bir kuşku var. Çünkü çoğu bize ilham perisinin çılgınlıkları gibi görünse de, sezginin kaynağı hayal gücü olduğundan, aklın bulup ortaya çıkarmadığı bir şeyi, akıl doğru bulmak istemeyecektir. Ama eğer onlar yanlışsa, neden kafamda doğdular? Beynimizi verimli bir toprak gibi düşünelim. O düşünceler de orada açan çiçekler olsun. O zaman şunu sormaya hakkım yok mu? Eğer bu çiçekleri ben ekmediysem, kim ekti? Onların tohumlarını kim attı? Onlara hayat veren şey, nereden geliyor?
Bu sorulara şöyle yanıt verilebilir:
Sezginin kafamızda uyandırdığı, aslında fikir bahçemizin tanıdık çiçekleri arasında biten ve oraya kimin ektiği bilinmeyen yabancı bir ottur. Bu kitaptaki görüşler de bilgiye dayanmadıklarından kolayca çürütülebilirler. Ama bu yine de onları değersiz kılmaz. Çünkü ressam gördüklerinin bir fotoğrafını çekmemiş, sadece kafasındaki resmi çizmeye çalışmıştır.
Herkesin güzel şeyler söylemek için kendini paraladığı bir çağda, bana da okurun doğru bulmayacağı şeyleri yazmak kalıyor ki, eğer onlara rağmen kitap beğenilirse, ancak o zaman beğenildiğime emin olabilirim. Elbette canavar hikayelerinin pek hoşa gittiği zamanda kimse yazarı, insanı bir canavar gibi göstermiş olmakla suçlayamaz. O konuda içim rahat. Yazar sadece kimi değerlere aykırılıkla suçlanabilir ki, o hususta kendimi haklı çıkarmak daha kolay geliyor bana.
Bilindiği gibi sanatın görevi, yüzümüzdeki maskeleri indirmektir. İkiyüzlülüğün çok olduğu bir toplumda bize sürekli dinden, ahlaktan, gelenek ve göreneklerden bahseden bir kişiye inanmamak için yeterince sebebimiz vardır. Ne de olsa bu tür bağlar alelâde bir kılıçla kesilemeyecek kadar değerlidir; ve bu yüzden sanatçı, yazdıklarının güzel olmasına daha çok çalışmalıdır ki, aklı başında insanları bile tımarhaneye sokacak fikirleri en zeki bir şekilde söyleyip okuru şaşırtsın. Onda uyanacak kızgınlığı yine onda uyandıracağı hayretle yensin. Hatta başkalarının ağzında hakaret sayılacak bir sözün, edebiyatın sihirli değneği değdiğinde, nasıl hakaret olmaktan çıktığını göstersin. Böylece okur onu lanetlese de, lanetlediğini çekici bulmamak elinden gelmesin. Baştan sona günahla dolu olan bu kitabı bir çırpıda okuyup bitirsin. Sonra aynı günahı bir daha işlemek için tekrar başa dönsün.
Sanırım bu kitapla başka yazarlara, okur tarafından beğenilmek için illa onların hoşuna gidecek bir şey sunmanın şart olmadığını da göstermiş oluyorum.
Ayrıca uyarmam gerekir ki, bu eser, kitaplarda sadece güzel şeyler görmeye alışmış kişilerin ellerine verilmemelidir. Çünkü onlar bu kitaptaki çirkinlikleri çirkin bulmazlarsa, o kitaplarda sergilenen güzellikleri de artık güzel bulmayabilirler.
Her ne kadar adı ‘Tehlikeli düşünceler’ olsa da, bugün her yeni kitap yayınlandığında bize ‘doğduğuna sevinemiyoruz; çünkü ölü doğmuş’ dedirten gayri insani edebiyatın yanında bu yapıtın tehlikeli görülmesi haksızlık olurdu.. Açıkçası ben kendi yazdığımı, onların yazdığına göre daha akıllıca buldum. Nitekim bu eser emniyetli kabul ettiği suların dışına hiç çıkmayan bencil edebiyatın yanında masum kalacak, sadece kusursuz akıllar onu suçlayacaktır. Kalp ise bu kitapta çılgınlığın aşırıya vardırdığı hisler, perişanlığın ilham ettiği fikirler bulacak, onlarda kendi sesini daha çok duyduğundan yazarı bağışlayacaktır.
Ne zaman bir eser üzerine övgü okusam ya da iyi yazarların zararına kötü bir yazarın parlatıldığını görsem aklıma şu gelir: Acaba okurları o yazarı her okuyuşlarında, ilk okuyuşlarındaki tadı alıyorlar mı? Onun kitaplarını tekrar tekrar okumaya değer buluyorlar mı? Çünkü hiçbir mucize, can sıkıcı bir tarzda kaleme alınmış bir eserden iki kez zevk almayı sağlayamaz.
O halde bir eleştirmen, bir yazarı diğerine göre üstün buluyor, onu en büyük sanatçı olarak ilan etmek istiyorsa, bunu yapmadan önce üstün bulduğu yazarın okurlarına dönüp onlara yukarıdaki soruları sormalıdır. Çünkü bir yazarın büyüklüğünün sırrı, o yanıtlarda gizlidir.
Elbette eğer okur bir kitabı her okuyuşunda aynı lezzeti almıyorsa, o kitap eskiyor demektir. Eskiyen bir şeyin yarına kalması söz konusu olamaz. Ancak her okunuşta bize güzel gelen bir eser, güzelliğini hiç yitirmeyecektir. Bu yüzden bu eser yarına kalırsa, içindeki kimi tehlikeli fikirler nedeniyle, yazar kendini iki kat mutlu, iki kat zafer kazanmış gibi hissedecektir..
Bugüne dek görünmez düşmanlarım olduğu gibi, ben de düşmanlarım için görünmezdim. Ama bundan sonra karanlıklar içinden, kendisine bakanları kör eden, ona sırtını çevirenleri yakan bir güneş gibi doğacağım.
Bedrettin Şimşek
Haziran 2010
Read More
Önsöz2
‘Tehlikeli Düşünceler’ kitap önsözü ikinci bölüm
Şimdi popüler yazarların insana yabancı bir dille sadece hoşuna gidecek şeyler söylediğini, gerçek sanatçının ise ona kendi öz diliyle en acı gerçeklerden bahsettiğini görüyoruz. Bunun sebebi anlaşılabilir. İnsana ayna tutmayan bir yazar onunla arasına kalın bir duvar örer; aynayı tutan ise ona görmek istemediklerini göstermiş olur. Bugün popüler yazarların daha çok tutulmasının sebebi, onların ancak okurun hoşuna gitmeyecek şeyleri yazmaktan kaçınarak kendilerini beğendirmek durumunda kalması, yalanların daha çok satmasıdır. Çünkü aksi durumda yazar kitabının güzel olmasına çalışarak kendini affettirebileceğini bilir. İşte yazarlar böyle suç işlemektense, yeteneksizlikleri yüzünden suçlu çıkmayı daha çok tercih ederler.
O halde edebiyat, kimsenin bilmek istemediği bir gerçeği, herkesin görmek isteyeceği bir şekle sokmaktır da.. Bu her yazarın yapmaya cesaret edebileceği bir şey değildir.
Burada parantez açıp bir düşüncemi ifade etmek isterim:
Herkes sanatçının topluma karşı sorumlu olduğunu söyler. Oysa sanatçının topluma karşı hiçbir sorumluluğu yoktur. Asıl toplumun sanatçıya karşı büyük sorumlulukları vardır. İşte popüler yazarlar, topluma bu sorumlulukları yüklemiş, onu kendilerine borçlu çıkarmış değillerdir. Ne de olsa günümüzün okuru vakit öldürmek için okuyan, ticari edebiyatın hitap ettiği bir okurdur. Canı sıkılan, hayatta her şeyin boş olduğunu düşünen böyle okurun karşısında, hayat üzerine söyleyecek hiçbir şeyi olmayan, ona olmadık masallar anlatan hesaplı bir yazar tipi vardır.
Bu yüzden popüler yazarların yazdıkları kitaplar, bizi eğlendirir ama yalnızlığımızı gidermez. Nitekim batıda insanın sanatın dışına sürüldüğünü, yerine canavarların konulduğunu görüyoruz. Tüm dünyada konusu insan olan edebiyat hızla ortadan kalkıyor. Çünkü yazarlar bütün konuları tükettikleri, her duyguyu anlattıkları kanısındadır. Ülkemizde de yazarların insan üzerine söyleyecekleri hiçbir şey yok. Bütün kitaplar birbirinin tekrarı, herkes aslında aynı şeyi yazıyor. Eğer sanat buysa, sanatın insanlık için yapacağı hiçbir şey kalmamış demektir. Ya da şöyle diyelim: Aslında ticaretin insanlık için yapacağı bir şey yoktur. Çünkü sözünü ettiğimiz sanat, ticaretin edebiyata el atmış halidir.
O halde sanatı, bugün bize sanat gibi görünenden ayırmalı, sonra alt tür olarak aydınlanma edebiyatının farkını ortaya koymalıyız.
Elbette bir yazarı, sırf başka bir meslek bulamadıkları için yazarlığı seçenlerden ayıran şey, ifade gücüdür. Peki yazın üzerine oluşturulan kuramların, tüm edebiyat akımların da üstünde olan, postmodernizm için edilen şatafatlı sözlerin üzerini örtemediği, yazarlık yeteneğinin anahtarı sayılan, ancak çok az sanatçıda rastladığımız ifade gücünü nasıl tarif etmeli?
Bir eseri kelime kalabalığı olmaktan kurtarmanın yolu, az sözle çok şey anlatmaksa, yazdıklarına derinlik kazandırmanın sırrı da kelimelere sahip olduklarından daha geniş anlamlar vermektir. İşte ifade gücü dediğimiz budur. Bu açıdan bakıldığında günümüzün meşhur postmodern yazarı, bir cücenin aklına sahip olan bir devdir.
Bundan eline her kalem alanın, yazar olmadığı sonucuna varıyoruz. Bir roman yazmak da sanatçı sayılmak için yeterli olamaz. Çünkü bugün pek çok romancının yaptığı, her tarafı numaralanmış bir iskeletin parçalarını bir araya getirmekten ibarettir. Anlattıkları hikaye, bu iskelete giydirilmiş şık bir kıyafettir. İşte bu basit formül, herkesin bir roman yazmasını mümkün kılmıştır. Oysa bizi bir sanatçı mertebesine yükselten, duyguyu, düşünceyi bir imgeyle ifade etmektir. Yaratıcılık ise lafı döndürüp dolaştırmadan muazzam bir konuyu basitçe anlatabilmektir. Yani bir tasviri bile ondan bir düşünce doğabilecek bir şekilde yapmak. Ne var ki, bugün içi boş cümleleri süslemek hala yazarlık sayılıyor, bu da bir cesedi süslemeye benziyor. Nitekim kötü yazarların eserlerinden tasvirleri çıkarın, anlamın hiç değişmediğini görürsünüz. Bir eksiklik de hissetmezsiniz. Cümlelerine istediğiniz sözcüğü ekleyebilir, çıkarabilir, onlardan eleştiri oklarının patlatacağı süslü balonlar yapabilirsiniz. Onların yazdıkları kusursuzluğa eriştiğinde bile yine bir sanat düzeyine yükselmez. Kaldı ki bir yapıtın sanat olarak değerlendirilmesi için kusursuz olması gerekmez. Çünkü kusursuz şeyleri aklımız öngörür. Hayal gücü ise kalbimiz gibi hissettiklerinde mantık aramaz. Nitekim topluma baktığımızda canilerin, katillerin suçlarını işlerken kalplerinin önüne hep akıllarını koyduklarını görürüz. Düşünürler ama hayal kuramazlar. Kötü yazarların eserlerini yazarken tuttukları yol da aynıdır. Kitapları bir katilin cinayet planındaki kusursuzluğu yansıtır. Her şeyi ince ince kurmuşlardır. Eserleri mükemmeldir ama içlerinde ruh yoktur. Oysa gerçek sanatçılar, akıllarının önüne kalplerini koyar, hisleriyle hareket ederler. Bu yüzden onlarda her zaman yeni sayabileceğimiz bir şey vardır.
Bir örnek vermek gerekirse, Dan Brown edebiyatı kusursuzdur ama sanat değildir. İhsan Oktay Anar edebiyatı, her kitapta kendini tekrar ettiği, bir türlü bugüne gelemediği için kusurludur ama sanattır. Mehmet Eroğlu ve Nazlı Eray, biri eserini sert kayadan oyduğu, diğeri onu en ince porselenden yaptığı için kusurludur, ama ikisi de sanattır. Kaldı ki eğer kusurları olmasaydı, sanatçı tanrı gibi bir şey olurdu.
O halde bir sanatçıda aramamız gereken, mükemmellikten çok hayal gücüdür. Ama bu da bir hükme varmak için yeterli değildir. Dan Brown’un bir sanatçı olmadığı halde bir hayal gücü olmadığı söylenebilir mi?
Elbette sanatçıyı farklı kılan, hiçbir şeyin bize göründüğü gibi ona görünmemesidir. Nitekim kötü yazarların aralarında, kendilerine isterse postmodern diyenler olsun, eserlerinin kaba bir gerçekçilikle malul olduğunu görürsünüz. Bu gerçekçilik, olayları bir kamera gibi izler, hareketi adım adım takip eder ve ikiyüzlülüğün çok olduğu bir dünyada, her şey gözümüze nasıl görünüyorsa, bize onu öyle aktarır. Aralarındaki tek fark, aynı tarzda yazılmış cümlelerini süslemek için hangi yollara başvurduklarıdır. Gereğinden çok işlenmiş, fazlasıyla özenilmiş eserlerinde okurun gözüne hoş görünmek istemenin o sahte yapmacık tavrı vardır. Onları kendi ağırlığı altında ezilen hantal kitaplar yazmaya iten, içinde her an her şeyin yer değiştirdiği, sabit olduğunu sandığımız şeylerin bile kımıldadığı bir boşlukta, hareketi anlatacağım diye hareketi donduran, kahramanlarının attığı adımları bile bize saydıran, zamanı adeta durduran, anlattıklarını okurun sırtına bir yük gibi bindiren aslında sanatçı gözüne sahip olmamalarıdır. Bir gazeteci haberini nasıl yazarsa, onlar da eserlerini öyle yazar. Üstelik dünyaya hep aynı şekilde baktıkları için kitaplarında rastladığımız üslup öyledir ki, herhalde yazının ilk icat edildiği zamanlarda da bu üslup kullanılıyordu.
Ama tüm bunlar bir yazar hakkında bir değerlendirme yapmamızı sağlayabilir mi? Asla.. Çünkü doğduğundan beri ticari edebiyat da büyük aşama kaydetmiş, üslubunu geliştirmiş, kendini değişik adlar altında bir sanat akımı gibi sunmasını bilmiştir. Nitekim bugün kitapları çok satan kimi yazarların, şerefle en büyük sanatçı koltuğuna oturduklarını görüyor, demek ki bu hayatta tanrının da istemediği şeyler oluyormuş demekten kendimizi alamıyoruz.
Peki ticari edebiyatın, gözlerimizi böyle hayranlıkla kamaştırdığında bile bize kalbimizden seslenmesini önleyen nedir?
Popüler bir yazar, dilde yetkinliğin temsilcisi olabilir. Üslubu bir dehanın üslubunu andırabilir ve edebiyat çalgısını o kadar güzel çalabilir ki, onunla bir meleği bile yeryüzüne indirmeyi başarabilir. Ama tüm bunları yapsa da, yine sanatçı olamaz. Çünkü gerçek yazar odur ki, kâinatı bile kaleminin ucunda görür. Onu öldükten sonra yaşatan şey, yaptığı işe hayatını koymasıdır. Oysa popüler yazarın yazdıklarına yaşamını koyduğu söylenebilir mi? Bu yüzden onun sözün bittiğini düşünmesi doğaldır. Çünkü yazdıklarına hayatını koymayan bir yazardan hayat üzerine bir şeyler söylemesi beklenemez.
Ayrıca o bütün başarısını yeteneğine değil, yayınevinin gücüne borçludur. Bu yüzden elde ettiği zaferin hiçbir bedeli yoktur. Ve bir yazarın yazdıkları yüzünden ödediği bedel yoksa, kazandığı başarı, diğer yazarlara büyük bir haksızlık gibi görünecektir. Edebiyat dünyası, bugün böylesi büyük bir haksızlık üzerine kurulmuştur. İçinden dâhiyi kovar ve ona en çok benzeyen sahtekarı baş tacı yapar.
Demek ki edebiyatın coğrafyasında bir tepeye yükselmek için önce bir uçuruma düşmek gerekiyor. İşte sanatçıyı bizzat tanrının yardım elini uzattığı biri yapan budur. Çünkü ilham perisi ancak bir felaket anında, yazarın bütün ümidini bir mucizeye bağladığı durumlarda ortaya çıkan yardımcıdır. O ancak sizi bir uçurumdan çekip kurtaracaksa yanınıza gelir. Kimse size ekmek uzatmadığında, size ekmek uzatan varlık olur. Oysa popüler bir yazar, yıldızların olduğu yüksekliğe çıkabilir, orada bir ay gibi parlayabilir; ama asla bir dâhi gibi yalnız kalamaz. Bir uçuruma düşmeyi göze alamaz. Böylece bizi kanatları olduğuna inandıramaz. Çünkü o ıssız uçurum diplerinin soğuğunu hiç tatmamış, orada karanlıklar içinde, kimsenin kendisine el uzatmasını ümit bile edemeden, her an yumruklarını ısırarak tanrıya kanatlarının çıkması için yalvarmamıştır.
Zevke uygun düzenlenmiş bir tarh, çiçekleri nasıl zorbalıkla bir araya getirirse, sıradan bir yazar da fikirlerini öyle düzenler. Onlardan iyilerini alır, kimsenin beğenmeyeceği bir düşüncenin doğru da olsa kitabına girmesine izin vermez. Bu onu her şeyi doğru söyleyen biri yapar; ama ilginç kılmaz. Bu yüzden basit yazarların kafalarında ne bir soru vardır, ne de yanıt arayışı. Zaten gördüğümüz şeyleri gösteriyor, bildiğimiz şeyleri söylüyor, bize bu dünyadan olduklarını fazlasıyla hissettiriyorlar. İşte onları ilginç olmak adına en saçma konuları bulmaya iten de bu. Bize tuhaf canavarlardan bahseden fantastik edebiyatın, ya da insanın iç dünyasında boğulan özel hayat yazıcıların, vasat aşk romancılarının ele aldıkları konular, aslında yazarların acizliğinin de birer işareti. Çünkü ticari olsa da olmasa da günümüz edebiyatının insana dair söyleyebileceği yeni hiçbir şey yok. Bu da iyi yazar, kötü yazar arasındaki ayırımı o kadar belirsizleştiriyor ki, bu farkı ancak aydınlanma edebiyatı belirgin kılabilir. Ne de olsa artık sanat da bir ticaret konusudur. Ama aydınlanma edebiyatı istense de ticaret konusu olamaz. Sebebini açıklayayım:
Pek çok edebiyatçının adeta siparişle yazdığı, okura ne duymak istiyorsa onu söylediği, ona sadece doğrulardan bahsettiği bir ortamda, bir yazarın okurun canını sıkacak konulardan söz etmesi yayınevlerinin de işine gelmez. Çünkü bu, onlar için sermayenin tehlikeye sokulması demektir. Oysa bir yazarı yarına taşıyan, insanlığın ona borçlu olduğu şeydir. Yani düşünce dünyasında ileriye doğru cesaretle önümüzü açması. Bu da herkesin doğru bildiği bir fikri söylemekten değil, başta herkesin yanlış bulabileceği bir düşünceyi öne sürmekten geçer. Yani insanların ya ahlaksız ya da dar kafalı olduğu bir toplumda can sıkmaktan.. Çünkü ilerinin geri, gerinin de ileri görüldüğü bu pek tuhaf çağda, bugün yanlış olan, yarın yanlış olmayabilir pekala. Bugün doğru olan da yarın yanlış olarak ilan edilebilir.
Kimi suya sabuna dokunmadığından kendini sevdirmeyi başarabilir. Ya da maskeyi suratın yerine koyabilir. Kimilerinin yazdıkları da fikirleri nedeniyle daha önemli görünür. Oysa sözün sultanı olan bir yazar, bunlara rağmen kendini sevdirdiğinde edebi açıdan daha büyük bir başarı kazanır. Sonuçta deha aşırıya kaçmış düşünce değil midir? Kahraman da eylemlerinde hep başkalarından daha fazla ifrata varmış olandır. Ama ılımlılık çağında bu o kadar ayıp karşılanır ki, öyle olduğu için karşısında bir düşman bulamayan kötü edebiyat, bugün bir canavar gibi kendi kendini yok ediyor. Ne de olsa kötü yazarların yerlerini daha kötü yazarlara bırakması şaşmaz bir kuraldır; ve hangi yayınevi daha kötü kitabı basarsa, daha çok o kazanacaktır. Ama hiçbirinin Amerika’dan çıkıp ülke ülke gezen ithal edebiyat karşısında şansları yok. Böyle giderse ülkemiz yakında yazarı ya kendi mahrem hayatını anlatmak ya da onu vampirlerden, cadılardan bahsetmek arasında bırakan ithal edebiyatın hakimiyetine girecektir. İthal edebiyat ise elbette taklitlerinin olmasına izin vermeyecek, bizzat gelip burada mağazasını kendi açacaktır. O zaman tuhaf varlıkların, insana benzeyen ama insan olmayan yaratıkların anlatıldığı edebiyat, bizi insanlıktan çıkararak dünyanın da sonunu getirecektir. Üstelik bunun yeni olduğu söylenecek, bunu yapmayan çağdışı diye damgalanacaktır.
Elbette bu, büyük yayınevlerinin yerleşmesine çalıştığı, yazarların da suskunlukla karşıladığı bir sistemdir. Onlar kitaplarını yayınlatmak için onlara mahkum olduklarından, artık en büyük düşmanları olmuş, kendi bindikleri dalı da kesen yayınevlerine karşı çıkamıyorlar. Oysa bu yayınevlerinin en pespaye fikirlerin yayılmasına hizmet eden aşağılık basından farkı yoktur. Nitekim görüyoruz sonuçlarını.. Bu sistemde iyi yazarlara değil, kötü okurlara ihtiyaç vardır. Artık okunduktan sonra kütüphaneye konulacak bir kitap bulmak zorlaşmıştır.
Read More