Önsöz1
‘Tehlikeli Düşünceler’ kitap önsözü birinci bölüm
ÖNSÖZ
İnsan bir kitabı tekrar tekrar okumaktan tat almıyorsa onu hiç okumasa da olur.
Oscar Wilde
Ne şu ne de bu.. Bu kitabı yazmamım amacı, bizi boğan bu iğrenç kitap bolluğunda okura gerçek edebiyatın ne olduğunu gösteren bir örnek sunmak ve benim çağdaşlarım arasında en büyük olduğumu ortaya koymaktır. Bunun için edebiyat üzerine şöyle bir konuşmak gerekiyor..
Daha başta bu işe girişirken beni alçakgönüllü olmamakla suçlayacaklara söyleyeceğim şudur:
Ancak okurlarıyla aynı görüşte olanlar, onların karşı çıkacağı bir düşünceyi öne sürmekten özenle kaçınanlar, bize içinde sadece doğrulardan bahsettikleri can sıkıcı kitaplar yazanlar alçakgönüllü olabilirler. Ben alçakgönüllülüğü bu dünyada hiçbir fikri olmadığı için alkışlanmayı hak edenlere, beğenileceğinden emin olan ikiyüzlü yazarlara bırakıyorum. Ama benim gibiler alçakgönüllü olmasa da olur. Herkes sizi değersiz bulurken, bir de siz kendinizi değersiz bulursanız artık ne olur bilmem? Bu yüzden ben ne zaman halk tarafından sevilirsem, o zaman alçakgönüllü olacağım.
Yazara şu sorulabilir: Madem kitaplarınızda hoşa gitmeyecek şeyler var, o halde halk kitaplarınızı neden okusun? İşte sanat budur. Yazdıklarından dolayı suçlu bulunabilecek birinin kitaplarını sevdirmeyi başarmasıdır. Elbette okur bu kitaptaki görüşlere katılmayabilir, pek çoğunu yanlış bulabilir. Ama bu onların güzel olmasını ve hoşa gitmesini engeller mi? Bir şeyi beğenmemiz için onun illa düşüncelerimize uygun olması şart mı? Şunu diyebilirim ki, günümüz yazarları kendilerini beğendirmek için hiçbir zorluk çekmiyorlar. Hem zaten güzel olan bir şeyi anlatmanın ne zahmeti var ki? Aşk satan bir yazar, müşteri sıkıntısı çekmez. Okurlar da ancak görüşlerine katılmadıkları bir yazarı edebi açıdan daha doğru değerlendirebilirler kanısındayım. Halkla aynı fikirde olduğunuzda, alkış eserinize değil, hep size gider çünkü.
İçinde hiç karşı fikir bulunmayan kitapların ne kadar güzel yazılmış olsalar da, onların güzel olduklarından asla emin olamayacağımızı söylemek istiyorum. Bu yüzden bu kitap güzel bulunursa, içindeki düşüncelerin tehlikeli görülmesi ölçüsünde sevincim tam olacaktır.
Bana karşı çıkacağını düşündüğüm kişilerin ağzını böylece kapattıktan sonra edebiyat nedir sorusunu yanıtlamaya geçebiliriz.
Edebiyat, gördüğünü değil, hayal ettiğini yazmaktır. Hayal ettiklerimiz ise gördüklerimizin ruhumuzdaki bir yansımasıdır. Bu tanımı doğru kabul etmek zorundayız; aksi takdirde yayınlanan her kitabı, edebiyat ürünü olarak kabul etmek zorunda kalırız. Oysa sadece akılla ya da gözlemle oluşturulmuş bir eseri edebiyat saymak mümkün değildir. Çünkü kişi aklını geliştirebilir ama ne kadar hayal gücüyle doğduysa, en fazla o kadar hayal gücüyle ölür. Bu yüzden hepimiz bir başkasının düşündüğünü düşünebilir, gördüğünü görebilir ama hayal ettiğini hayal edemeyiz. İşte sanatçıyı eşsiz kılan budur. O halde edebiyat, bir kitaba anlattığı hikayeden fazlasını katmak, bir söz söylediğinde söylediğinden çoğunu ifade etmektir. Şimdi buna yakından bakalım.
Hayal gücü, insana tanrının bizzat kendinden kattığı öyle bir şeydir ki, bu yüzden bir sanatçı, ne kadar hayal gücü olursa, tanrı katına o kadar yükselir. O zaman onun yarına kalmayacağını, ölümsüz olmayacağını söyleyebilir misiniz? Hayal gücü eğer her şeyi sembollerle ifade ediyorsa, gördüğümüz rüyalar bile uykuya dalan aklın yanında onun hiç uyumadığını, belki ölmeyeceğini gösterir. Bu yüzden sonsuz şeyler, hayatımız gibi bizde hep tamamlanmamış şeyler oldukları hissini uyandırır. Öyle ya, aklın sınırları vardır, hayal gücünün yoktur. Akıl taklit eder, hayal gücü yaratır. Akıl düşünür, hayal gücü düşündüğüne hissettiğini de katar. Aklın dünyasında siyah beyaz dünya, hep siyah beyazdır. Hayal gücü onu değişik renklere boyar. Akıl sözcükleri kendi anlamlarıyla ele alır, diğeri onların anlamlarını değiştirir. Ve sanatın özü hayal gücüyse, tanrı da kâinatı bir sanat eseri gibi yaratmış olmalıdır. O halde sanatçı, tanrının dilini anlamaya çalışan, onun esrarını araştıran, şifrelerini çözen, onu insan diline aktaran şahsiyettir. Ancak içindekilerin som altından olduğu bir düş dünyasından bakıldığında, buradaki her şey gerçek değerinde görülebilir.
Sanatçı olmanın ilk şartının, herkesin baktığı gibi bakmamak, düşündüğü gibi düşünmemek, hissettiği gibi hissetmemek olduğunu söylüyorum ki, bu daha çok doğuştan gelen hayal gücünün eseridir. Ne var ki, tanrının sadece belli insanlara bahşettiği bu imtiyaz, bugün eline kalem alan herkesin de pekala sahip olduğunu iddia ettiği şeydir. O halde yazınla ilgili kimi sorulara bir yanıt aramak, günümüzün bir ihtiyacı olarak kendini hissettirmektedir.
Yalnız önce şu hususların okura hatırlatılması gerekiyor.
1- Dünyada insanlar birbirlerinin anlamadığı dillerde konuşsalar da, kalbin lisanı tüm insanlarda birdir. Herkes gerçekte bilmeden aynı dili konuşur. Bu sanatçıların da ortak dilidir. Bu yüzden bir sanatçı konuştuğunda, bize kalbimizden seslenir.
2- Sanat için geçerli olan bir kuralın hayat için geçerli olmaması düşünülemez. Dünya üzerinde bize acı veren bütün şeyler, en iyi edebiyatın penceresinden bakılarak görülebilir.
