Önsöz2

Önsöz2

‘Tehlikeli Düşünceler’ kitap önsözü ikinci bölüm
Şimdi popüler yazarların insana yabancı bir dille sadece hoşuna gidecek şeyler söylediğini, gerçek sanatçının ise ona kendi öz diliyle en acı gerçeklerden bahsettiğini görüyoruz. Bunun sebebi anlaşılabilir. İnsana ayna tutmayan bir yazar onunla arasına kalın bir duvar örer; aynayı tutan ise ona görmek istemediklerini göstermiş olur. Bugün popüler yazarların daha çok tutulmasının sebebi, onların ancak okurun hoşuna gitmeyecek şeyleri yazmaktan kaçınarak kendilerini beğendirmek durumunda kalması, yalanların daha çok satmasıdır.  Çünkü aksi durumda yazar kitabının güzel olmasına çalışarak kendini affettirebileceğini bilir. İşte yazarlar böyle suç işlemektense, yeteneksizlikleri yüzünden suçlu çıkmayı daha çok tercih ederler.

O halde edebiyat, kimsenin bilmek istemediği bir gerçeği, herkesin görmek isteyeceği bir şekle sokmaktır da.. Bu her yazarın yapmaya cesaret edebileceği bir şey değildir.

Burada parantez açıp bir düşüncemi ifade etmek isterim:

Herkes sanatçının topluma karşı sorumlu olduğunu söyler. Oysa sanatçının topluma karşı hiçbir sorumluluğu yoktur. Asıl toplumun sanatçıya karşı büyük sorumlulukları vardır. İşte popüler yazarlar, topluma bu sorumlulukları yüklemiş, onu kendilerine borçlu çıkarmış değillerdir. Ne de olsa günümüzün okuru vakit öldürmek için okuyan, ticari edebiyatın hitap ettiği bir okurdur. Canı sıkılan, hayatta her şeyin boş olduğunu düşünen böyle okurun karşısında, hayat üzerine söyleyecek hiçbir şeyi olmayan, ona olmadık masallar anlatan hesaplı bir yazar tipi vardır.

Bu yüzden popüler yazarların yazdıkları kitaplar, bizi eğlendirir ama yalnızlığımızı gidermez. Nitekim batıda insanın sanatın dışına sürüldüğünü, yerine canavarların konulduğunu görüyoruz. Tüm dünyada konusu insan olan edebiyat hızla ortadan kalkıyor. Çünkü yazarlar bütün konuları tükettikleri, her duyguyu anlattıkları kanısındadır. Ülkemizde de yazarların insan üzerine söyleyecekleri hiçbir şey yok. Bütün kitaplar birbirinin tekrarı, herkes aslında aynı şeyi yazıyor. Eğer sanat buysa, sanatın insanlık için yapacağı hiçbir şey kalmamış demektir. Ya da şöyle diyelim: Aslında ticaretin insanlık için yapacağı bir şey yoktur. Çünkü sözünü ettiğimiz sanat, ticaretin edebiyata el atmış halidir.

O halde sanatı, bugün bize sanat gibi görünenden ayırmalı, sonra alt tür olarak aydınlanma edebiyatının farkını ortaya koymalıyız.

Elbette bir yazarı, sırf başka bir meslek bulamadıkları için yazarlığı seçenlerden ayıran şey, ifade gücüdür. Peki yazın üzerine oluşturulan kuramların, tüm edebiyat akımların da üstünde olan, postmodernizm için edilen şatafatlı sözlerin üzerini örtemediği, yazarlık yeteneğinin anahtarı sayılan, ancak çok az sanatçıda rastladığımız ifade gücünü nasıl tarif etmeli?

Bir eseri kelime kalabalığı olmaktan kurtarmanın yolu, az sözle çok şey anlatmaksa, yazdıklarına derinlik kazandırmanın sırrı da kelimelere sahip olduklarından daha geniş anlamlar vermektir. İşte ifade gücü dediğimiz budur. Bu açıdan bakıldığında günümüzün meşhur postmodern yazarı, bir cücenin aklına sahip olan bir devdir.

Bundan eline her kalem alanın, yazar olmadığı sonucuna varıyoruz. Bir roman yazmak da sanatçı sayılmak için yeterli olamaz. Çünkü bugün pek çok romancının yaptığı, her tarafı numaralanmış bir iskeletin parçalarını bir araya getirmekten ibarettir. Anlattıkları hikaye, bu iskelete giydirilmiş şık bir kıyafettir. İşte bu basit formül, herkesin bir roman yazmasını mümkün kılmıştır. Oysa bizi bir sanatçı mertebesine yükselten, duyguyu, düşünceyi bir imgeyle ifade etmektir. Yaratıcılık ise lafı döndürüp dolaştırmadan muazzam bir konuyu basitçe anlatabilmektir. Yani bir tasviri bile ondan bir düşünce doğabilecek bir şekilde yapmak. Ne var ki, bugün içi boş cümleleri süslemek hala yazarlık sayılıyor, bu da bir cesedi süslemeye benziyor. Nitekim kötü yazarların eserlerinden tasvirleri çıkarın, anlamın hiç değişmediğini görürsünüz. Bir eksiklik de hissetmezsiniz. Cümlelerine istediğiniz sözcüğü ekleyebilir, çıkarabilir, onlardan eleştiri oklarının patlatacağı süslü balonlar yapabilirsiniz. Onların yazdıkları kusursuzluğa eriştiğinde bile yine bir sanat düzeyine yükselmez. Kaldı ki bir yapıtın sanat olarak değerlendirilmesi için kusursuz olması gerekmez. Çünkü kusursuz şeyleri aklımız öngörür. Hayal gücü ise kalbimiz gibi hissettiklerinde mantık aramaz. Nitekim topluma baktığımızda canilerin, katillerin suçlarını işlerken kalplerinin önüne hep akıllarını koyduklarını görürüz. Düşünürler ama hayal kuramazlar. Kötü yazarların eserlerini yazarken tuttukları yol da aynıdır. Kitapları bir katilin cinayet planındaki kusursuzluğu yansıtır. Her şeyi ince ince kurmuşlardır. Eserleri mükemmeldir ama içlerinde ruh yoktur. Oysa gerçek sanatçılar, akıllarının önüne kalplerini koyar, hisleriyle hareket ederler. Bu yüzden onlarda her zaman yeni sayabileceğimiz bir şey vardır.

Bir örnek vermek gerekirse, Dan Brown edebiyatı kusursuzdur ama sanat değildir. İhsan Oktay Anar edebiyatı, her kitapta kendini tekrar ettiği, bir türlü bugüne gelemediği için kusurludur ama sanattır. Mehmet Eroğlu ve Nazlı Eray, biri eserini sert kayadan oyduğu, diğeri onu en ince porselenden yaptığı için kusurludur, ama ikisi de sanattır. Kaldı ki eğer kusurları olmasaydı, sanatçı tanrı gibi bir şey olurdu.

O halde bir sanatçıda aramamız gereken, mükemmellikten çok hayal gücüdür. Ama bu da bir hükme varmak için yeterli değildir. Dan Brown’un bir sanatçı olmadığı halde bir hayal gücü olmadığı söylenebilir mi?

Elbette sanatçıyı farklı kılan, hiçbir şeyin bize göründüğü gibi ona görünmemesidir. Nitekim kötü yazarların aralarında, kendilerine isterse postmodern diyenler olsun, eserlerinin kaba bir gerçekçilikle malul olduğunu görürsünüz. Bu gerçekçilik, olayları bir kamera gibi izler, hareketi adım adım takip eder ve ikiyüzlülüğün çok olduğu bir dünyada, her şey gözümüze nasıl görünüyorsa, bize onu öyle aktarır. Aralarındaki tek fark, aynı tarzda yazılmış cümlelerini süslemek için hangi yollara başvurduklarıdır. Gereğinden çok işlenmiş, fazlasıyla özenilmiş eserlerinde okurun gözüne hoş görünmek istemenin o sahte yapmacık tavrı vardır. Onları kendi ağırlığı altında ezilen hantal kitaplar yazmaya iten, içinde her an her şeyin yer değiştirdiği, sabit olduğunu sandığımız şeylerin bile kımıldadığı bir boşlukta, hareketi anlatacağım diye hareketi donduran, kahramanlarının attığı adımları bile bize saydıran, zamanı adeta durduran, anlattıklarını okurun sırtına bir yük gibi bindiren aslında sanatçı gözüne sahip olmamalarıdır. Bir gazeteci haberini nasıl yazarsa, onlar da eserlerini öyle yazar. Üstelik dünyaya hep aynı şekilde baktıkları için kitaplarında rastladığımız üslup öyledir ki, herhalde yazının ilk icat edildiği zamanlarda da bu üslup kullanılıyordu.

Ama tüm bunlar bir yazar hakkında bir değerlendirme yapmamızı sağlayabilir mi? Asla..  Çünkü doğduğundan beri ticari edebiyat da büyük aşama kaydetmiş, üslubunu geliştirmiş, kendini değişik adlar altında bir sanat akımı gibi sunmasını bilmiştir. Nitekim bugün kitapları çok satan kimi yazarların, şerefle en büyük sanatçı koltuğuna oturduklarını görüyor, demek ki bu hayatta tanrının da istemediği şeyler oluyormuş demekten kendimizi alamıyoruz.

Peki ticari edebiyatın, gözlerimizi böyle hayranlıkla kamaştırdığında bile bize kalbimizden seslenmesini önleyen nedir?

Popüler bir yazar, dilde yetkinliğin temsilcisi olabilir. Üslubu bir dehanın üslubunu andırabilir ve edebiyat çalgısını o kadar güzel çalabilir ki, onunla bir meleği bile yeryüzüne indirmeyi başarabilir. Ama tüm bunları yapsa da, yine sanatçı olamaz. Çünkü gerçek yazar odur ki, kâinatı bile kaleminin ucunda görür. Onu öldükten sonra yaşatan şey, yaptığı işe hayatını koymasıdır. Oysa popüler yazarın yazdıklarına yaşamını koyduğu söylenebilir mi? Bu yüzden onun sözün bittiğini düşünmesi doğaldır. Çünkü yazdıklarına hayatını koymayan bir yazardan hayat üzerine bir şeyler söylemesi beklenemez.

Ayrıca o bütün başarısını yeteneğine değil, yayınevinin gücüne borçludur. Bu yüzden elde ettiği zaferin hiçbir bedeli yoktur. Ve bir yazarın yazdıkları yüzünden ödediği bedel yoksa, kazandığı başarı, diğer yazarlara büyük bir haksızlık gibi görünecektir. Edebiyat dünyası, bugün böylesi büyük bir haksızlık üzerine kurulmuştur. İçinden dâhiyi kovar ve ona en çok benzeyen sahtekarı baş tacı yapar.

Demek ki edebiyatın coğrafyasında bir tepeye yükselmek için önce bir uçuruma düşmek gerekiyor. İşte sanatçıyı bizzat tanrının yardım elini uzattığı biri yapan budur. Çünkü ilham perisi ancak bir felaket anında, yazarın bütün ümidini bir mucizeye bağladığı durumlarda ortaya çıkan yardımcıdır. O ancak sizi bir uçurumdan çekip kurtaracaksa yanınıza gelir. Kimse size ekmek uzatmadığında, size ekmek uzatan varlık olur. Oysa popüler bir yazar, yıldızların olduğu yüksekliğe çıkabilir, orada bir ay gibi parlayabilir; ama asla bir dâhi gibi yalnız kalamaz. Bir uçuruma düşmeyi göze alamaz. Böylece bizi kanatları olduğuna inandıramaz. Çünkü o ıssız uçurum diplerinin soğuğunu hiç tatmamış, orada karanlıklar içinde, kimsenin kendisine el uzatmasını ümit bile edemeden, her an yumruklarını ısırarak tanrıya kanatlarının çıkması için yalvarmamıştır.

Zevke uygun düzenlenmiş bir tarh, çiçekleri nasıl zorbalıkla bir araya getirirse, sıradan bir yazar da fikirlerini öyle düzenler. Onlardan iyilerini alır, kimsenin beğenmeyeceği bir düşüncenin doğru da olsa kitabına girmesine izin vermez. Bu onu her şeyi doğru söyleyen biri yapar; ama ilginç kılmaz. Bu yüzden basit yazarların kafalarında ne bir soru vardır, ne de yanıt arayışı. Zaten gördüğümüz şeyleri gösteriyor, bildiğimiz şeyleri söylüyor, bize bu dünyadan olduklarını fazlasıyla hissettiriyorlar. İşte onları ilginç olmak adına en saçma konuları bulmaya iten de bu. Bize tuhaf canavarlardan bahseden fantastik edebiyatın, ya da insanın iç dünyasında boğulan özel hayat yazıcıların, vasat aşk romancılarının ele aldıkları konular, aslında yazarların acizliğinin de birer işareti. Çünkü ticari olsa da olmasa da günümüz edebiyatının insana dair söyleyebileceği yeni hiçbir şey yok. Bu da iyi yazar, kötü yazar arasındaki ayırımı o kadar belirsizleştiriyor ki, bu farkı ancak aydınlanma edebiyatı belirgin kılabilir. Ne de olsa artık sanat da bir ticaret konusudur. Ama aydınlanma edebiyatı istense de ticaret konusu olamaz. Sebebini açıklayayım:

Pek çok edebiyatçının adeta siparişle yazdığı, okura ne duymak istiyorsa onu söylediği, ona sadece doğrulardan bahsettiği bir ortamda, bir yazarın okurun canını sıkacak konulardan söz etmesi yayınevlerinin de işine gelmez. Çünkü bu, onlar için sermayenin tehlikeye sokulması demektir. Oysa bir yazarı yarına taşıyan, insanlığın ona borçlu olduğu şeydir. Yani düşünce dünyasında ileriye doğru cesaretle önümüzü açması. Bu da herkesin doğru bildiği bir fikri söylemekten değil, başta herkesin yanlış bulabileceği bir düşünceyi öne sürmekten geçer. Yani insanların ya ahlaksız ya da dar kafalı olduğu bir toplumda can sıkmaktan.. Çünkü ilerinin geri, gerinin de ileri görüldüğü bu pek tuhaf çağda, bugün yanlış olan, yarın yanlış olmayabilir pekala. Bugün doğru olan da yarın yanlış olarak ilan edilebilir.

Kimi suya sabuna dokunmadığından kendini sevdirmeyi başarabilir. Ya da maskeyi suratın yerine koyabilir. Kimilerinin yazdıkları da fikirleri nedeniyle daha önemli görünür. Oysa sözün sultanı olan bir yazar, bunlara rağmen kendini sevdirdiğinde edebi açıdan daha büyük bir başarı kazanır. Sonuçta deha aşırıya kaçmış düşünce değil midir? Kahraman da eylemlerinde hep başkalarından daha fazla ifrata varmış olandır. Ama ılımlılık çağında bu o kadar ayıp karşılanır ki, öyle olduğu için karşısında bir düşman bulamayan kötü edebiyat, bugün bir canavar gibi kendi kendini yok ediyor. Ne de olsa kötü yazarların yerlerini daha kötü yazarlara bırakması şaşmaz bir kuraldır; ve hangi yayınevi daha kötü kitabı basarsa, daha çok o kazanacaktır. Ama hiçbirinin Amerika’dan çıkıp ülke ülke gezen ithal edebiyat karşısında şansları yok. Böyle giderse ülkemiz yakında yazarı ya kendi mahrem hayatını anlatmak ya da onu vampirlerden, cadılardan bahsetmek arasında bırakan ithal edebiyatın hakimiyetine girecektir. İthal edebiyat ise elbette taklitlerinin olmasına izin vermeyecek, bizzat gelip burada mağazasını kendi açacaktır. O zaman tuhaf varlıkların, insana benzeyen ama insan olmayan yaratıkların anlatıldığı edebiyat, bizi insanlıktan çıkararak dünyanın da sonunu getirecektir. Üstelik bunun yeni olduğu söylenecek, bunu yapmayan çağdışı diye damgalanacaktır.

Elbette bu, büyük yayınevlerinin yerleşmesine çalıştığı, yazarların da suskunlukla karşıladığı bir sistemdir. Onlar kitaplarını yayınlatmak için onlara mahkum olduklarından, artık en büyük düşmanları olmuş, kendi bindikleri dalı da kesen yayınevlerine karşı çıkamıyorlar. Oysa bu yayınevlerinin en pespaye fikirlerin yayılmasına hizmet eden aşağılık basından farkı yoktur. Nitekim görüyoruz sonuçlarını..  Bu sistemde iyi yazarlara değil, kötü okurlara ihtiyaç vardır. Artık okunduktan sonra kütüphaneye konulacak bir kitap bulmak zorlaşmıştır.

Comments are closed.