Önsöz3
Tehlikeli Düşünceler kitap önsözü üçüncü bölüm
Bir ülkenin edebiyatı hakkında değerlendirme, en büyük yazarlarına bakılarak yapılır. Çağdaş Türk edebiyatının bugün en büyük kabul edilen yazarlarına baktığımda, ne yazık ki, benim düşüncem çoğunluğun düşüncesinden ayrılıyor. Herkes onları övdüğü için benimki gibi cılız bir ses alkışlar arasında kaybolup gidecektir. Ama bu sıfat kendilerine eğer yaşlarına duyulan hürmetten verilmemişse, aldıkları ödüllerin bir sonucu değilse, günümüzde böyle başarılar sihirle de açıklanamayacağından, onları kendilerinden başka hiç kimsenin anlamadığı kitaplar yazdıkları için kutluyorum. Elbette haklı olduğum zamanla anlaşılacaktır. Ne de olsa küçük yalanlar çabuk fark edilir. Büyük yalanların fark edilmesi hep geç olur. O halde ilke, yeni edebiyata yeni okur olmalıdır.
İşte bu kitap bu düşüncelerin ışığında, büyük fedakârlıklarla yazıldı. Bir roman olmadığı için eleştirilebilir. Ama pekala tek kişilik bir roman gibi de görülebilir. Ana karakteri insan, konusu onun hayatı, hikaye ettiği şey de kendini içine attığı durumlardır. Romanın merkezine yazarın yarattığı kişi yerine, tanrının yarattığı insan konulmuştur. Bu da hayali bir karakter icat etmekten daha ilginçtir. Öyle ya tanrının mükemmel eserinde kusurlar aramaya kalkmak, yazarın okuru işlediği günaha ortak etmesi bakımından da heyecan verici değil midir?
Böyle roman olmaz diyen maaşlı eleştirmenlere, pek çok saçmalığın roman diye okunduğu günümüzde bunu da yenilik olarak görmelerini tavsiye ederim.
Ya da kitabın kahramanının yerine kendilerini koymalarını öneririm. O zaman eserde anlatılanların hayatlarına pek uyduğunu göreceklerdir. O halde kitabımızın sevimsiz baş kişisi, sadece okurun değil, hatta onu eleştiren eleştirmenin ta kendisidir de.
‘İşte insan’ adlı ilk bölümde uzun uzadıya kahramanımızdan söz edilmiş, ‘İnsanlık komedisi’ adlı ikinci bölümde hayatında acıklı olan ne varsa, gülünç bir şekilde anlatılmaya çalışılmıştır. Kısaca bu kitap iki bin maddeden oluşuyor ve her biri insana değişik bir pencereden bakmayı deniyor.
Tek kişilik bu romanın, yazarı gereksiz betimlemelerden ve can sıkıcı ayrıntılardan, zamana ve mekana bağlı kalmak zorunluluğundan kurtardığı için daha kolay okunur olduğu kanısındayım..
Postmodern romanın da ötesinde olan romanımızda kahramanımız, herkes gibi kendisine düşman gördüğü bir dünyanın içine doğmakta, yaşamakta, bir takım sorular kafasını kurcalamakta ve onların hiçbirine yanıt bulamadan ölmektedir.
Tüm bu açıklamalardan sonra hala bu eserin bir roman olamayacağını iddia eden inatçılar olursa, onların hayatlarında hiç tek kişilik roman görmediklerinden öyle konuştuklarını söyleyip geçelim.Ya da onlara söyleyeceğim şu olsun:
Her şey kafanızın içindeki gibi olmak zorunda değil. Eğer olsaydı, bu kitabı da diğer kitapların içine akıttığınız zehre bulanmış sayardım. Bugün hikaye, edebiyatın önüne geçtiği için ben bir hikaye olmadan da edebiyat yapılabileceğini göstermek istedim. Çünkü eğer ortada bir hikaye yoksa, o zaman her şeyi tanrı gibi bir model olmadan yaratmak zorundasınız ki, bu da ancak büyük yazarların üstesinden gelecekleri bir iştir.
Bu eserin üstünlüğü, anlattıklarının gerçek olmasında. Eğer sahte kişilerle uydurma bir hikaye yazmak isteseydim ben de herkesin tuttuğu yolu tutar, verilen reçeteye uygun şekilde nasıl gösteriliyorsa öyle yazardım. Ama bu kitabın yazarı, bugün iyi yazar sayılmanın yazarlık hüneri dışında çok daha başka şeyleri gerektirdiğinin farkında. Bu yüzden pek çok yazarın yaptığının tam tersini yapmaktan şeref duyuyor.
Elbette bu kitaptaki bütün düşüncelerin doğru olduğunu iddia etmiyorum.
Çünkü bir kafada asla bu kadar çok doğru düşünceye birden yer olamaz. Olması da doğru değildir. Zaten doğru olsalardı, onları öne sürmekte bu kadar cesur olmazdım. Sanatçının ayrıcalığı yanılabilir olmasıdır. Yalnız yine de bu fikirlerin doğru olabilecekleri hususunda içimde yenemediğim bir kuşku var. Çünkü çoğu bize ilham perisinin çılgınlıkları gibi görünse de, sezginin kaynağı hayal gücü olduğundan, aklın bulup ortaya çıkarmadığı bir şeyi, akıl doğru bulmak istemeyecektir. Ama eğer onlar yanlışsa, neden kafamda doğdular? Beynimizi verimli bir toprak gibi düşünelim. O düşünceler de orada açan çiçekler olsun. O zaman şunu sormaya hakkım yok mu? Eğer bu çiçekleri ben ekmediysem, kim ekti? Onların tohumlarını kim attı? Onlara hayat veren şey, nereden geliyor?
Bu sorulara şöyle yanıt verilebilir:
Sezginin kafamızda uyandırdığı, aslında fikir bahçemizin tanıdık çiçekleri arasında biten ve oraya kimin ektiği bilinmeyen yabancı bir ottur. Bu kitaptaki görüşler de bilgiye dayanmadıklarından kolayca çürütülebilirler. Ama bu yine de onları değersiz kılmaz. Çünkü ressam gördüklerinin bir fotoğrafını çekmemiş, sadece kafasındaki resmi çizmeye çalışmıştır.
Herkesin güzel şeyler söylemek için kendini paraladığı bir çağda, bana da okurun doğru bulmayacağı şeyleri yazmak kalıyor ki, eğer onlara rağmen kitap beğenilirse, ancak o zaman beğenildiğime emin olabilirim. Elbette canavar hikayelerinin pek hoşa gittiği zamanda kimse yazarı, insanı bir canavar gibi göstermiş olmakla suçlayamaz. O konuda içim rahat. Yazar sadece kimi değerlere aykırılıkla suçlanabilir ki, o hususta kendimi haklı çıkarmak daha kolay geliyor bana.
Bilindiği gibi sanatın görevi, yüzümüzdeki maskeleri indirmektir. İkiyüzlülüğün çok olduğu bir toplumda bize sürekli dinden, ahlaktan, gelenek ve göreneklerden bahseden bir kişiye inanmamak için yeterince sebebimiz vardır. Ne de olsa bu tür bağlar alelâde bir kılıçla kesilemeyecek kadar değerlidir; ve bu yüzden sanatçı, yazdıklarının güzel olmasına daha çok çalışmalıdır ki, aklı başında insanları bile tımarhaneye sokacak fikirleri en zeki bir şekilde söyleyip okuru şaşırtsın. Onda uyanacak kızgınlığı yine onda uyandıracağı hayretle yensin. Hatta başkalarının ağzında hakaret sayılacak bir sözün, edebiyatın sihirli değneği değdiğinde, nasıl hakaret olmaktan çıktığını göstersin. Böylece okur onu lanetlese de, lanetlediğini çekici bulmamak elinden gelmesin. Baştan sona günahla dolu olan bu kitabı bir çırpıda okuyup bitirsin. Sonra aynı günahı bir daha işlemek için tekrar başa dönsün.
Sanırım bu kitapla başka yazarlara, okur tarafından beğenilmek için illa onların hoşuna gidecek bir şey sunmanın şart olmadığını da göstermiş oluyorum.
Ayrıca uyarmam gerekir ki, bu eser, kitaplarda sadece güzel şeyler görmeye alışmış kişilerin ellerine verilmemelidir. Çünkü onlar bu kitaptaki çirkinlikleri çirkin bulmazlarsa, o kitaplarda sergilenen güzellikleri de artık güzel bulmayabilirler.
Her ne kadar adı ‘Tehlikeli düşünceler’ olsa da, bugün her yeni kitap yayınlandığında bize ‘doğduğuna sevinemiyoruz; çünkü ölü doğmuş’ dedirten gayri insani edebiyatın yanında bu yapıtın tehlikeli görülmesi haksızlık olurdu.. Açıkçası ben kendi yazdığımı, onların yazdığına göre daha akıllıca buldum. Nitekim bu eser emniyetli kabul ettiği suların dışına hiç çıkmayan bencil edebiyatın yanında masum kalacak, sadece kusursuz akıllar onu suçlayacaktır. Kalp ise bu kitapta çılgınlığın aşırıya vardırdığı hisler, perişanlığın ilham ettiği fikirler bulacak, onlarda kendi sesini daha çok duyduğundan yazarı bağışlayacaktır.
Ne zaman bir eser üzerine övgü okusam ya da iyi yazarların zararına kötü bir yazarın parlatıldığını görsem aklıma şu gelir: Acaba okurları o yazarı her okuyuşlarında, ilk okuyuşlarındaki tadı alıyorlar mı? Onun kitaplarını tekrar tekrar okumaya değer buluyorlar mı? Çünkü hiçbir mucize, can sıkıcı bir tarzda kaleme alınmış bir eserden iki kez zevk almayı sağlayamaz.
O halde bir eleştirmen, bir yazarı diğerine göre üstün buluyor, onu en büyük sanatçı olarak ilan etmek istiyorsa, bunu yapmadan önce üstün bulduğu yazarın okurlarına dönüp onlara yukarıdaki soruları sormalıdır. Çünkü bir yazarın büyüklüğünün sırrı, o yanıtlarda gizlidir.
Elbette eğer okur bir kitabı her okuyuşunda aynı lezzeti almıyorsa, o kitap eskiyor demektir. Eskiyen bir şeyin yarına kalması söz konusu olamaz. Ancak her okunuşta bize güzel gelen bir eser, güzelliğini hiç yitirmeyecektir. Bu yüzden bu eser yarına kalırsa, içindeki kimi tehlikeli fikirler nedeniyle, yazar kendini iki kat mutlu, iki kat zafer kazanmış gibi hissedecektir..
Bugüne dek görünmez düşmanlarım olduğu gibi, ben de düşmanlarım için görünmezdim. Ama bundan sonra karanlıklar içinden, kendisine bakanları kör eden, ona sırtını çevirenleri yakan bir güneş gibi doğacağım.
Bedrettin Şimşek
Haziran 2010
